Roman

İdeolojilerin Karşısında: Vladimir Bartol ve Alamut

Slovenya Alplerindeki bir vadideki küçücük, sevimli bir kasabada 1938 yılında dokuz aylık bir zaman zarķnda tamamladığı Alamut, Vladimir Bartol’un (1903 – 1967) en tanınmış eseridir. Romanının ilk eskizleri üzerinde çalışırken yaşadığı yerin yaklaşık kırk kilometre kadar kuzeyindeki Avusturya, Nazi işgaline maruz kalmıştı. Altmış kilometre kadar batıda kalan diğer sınırda da İtalyan faşistler sahil kasabası Trieste de Sloven azınlığa karşı etnik temizlik hareketine girişmişlerdi. Bir yandan da etki alanlarını tüm Slovenya ve Hırvatistan’ı da kapsayarak Yugoslavya krallığına dek yayma arzusundaydılar. Kuzey ve batı yönlerine doğru yaklaşık birkaç yüz kilometre kadar ilerideki Sovyetler Birliğinde Stalin egemenliğinde büyük kıyımlar yaşanmakta, binlerce insan karanlık zindanlarda can çekişmekteydi. Tüm bu karmaşa ve tehditlerin ortasında Slovenya ve anavatanı sayılan Yugoslavya’ya henüz huzur ortamı hâkimdi. Ama Bartol bu eseri kitleleri etki alƨna alan siyasi ideolojilere, karizmatik liderlere, manipüle edici ideolojilere karşı bir eleştiri olarak kaleme almış olsa da bir yanıyla da Avrupa’yı giderek etkileri altına alacak bu tür liderlere sağlam bir kaynak teşkil etmiş olarak da telakki edilebilir. Her şeyden önce Alamut kolayca okunan, hayal gücünün, heyecanın, kışkırtıcılığın, hırsları evrensel olarak hepimizce çok rahatlıkla anlaşılabilecek karakterlerin ve bu karakterlerin hayallerinin, kusurlarının büyük bir başarıyla anlatıldığı bir eserdir. Gerek ülkesinde gerekse de yurtdışında Alamut en tanınmış Slovence eser olarak kabul edilir. Almanya, Fransa, Türkiye ve İspanya’da çoksatan kitaplar listesine girmiştir. Ancak görünüş itibarıyla popüler edebiyata ait bir eser olarak görülse de içerdiği ayrınƨlar, sembolik anlamlar ve felsefi yorumlarla tam bir şaheser olarak tanımlanabilir. Trieste’li Sloven azınlığın bir üyesi olan Bartol, Paris ve Ljubljana’da eğitim görüp, sonunda da edebiyat alanındaki kariyerine devam etmek üzere başkente yerleşmeye karar vermiştir. 1927 yılında Paris’te eğitim görürken Bartol’un yazar olma hevesini gören bir Sloven arkadaşı ona bilhassa Marco Polo’nun Seyahatleri adlı kitaptaki Dağların Yaşlı Şeyhi adlı bölümü okumasını salık vermiştir. Bu hikayede İpek Yolu üzerindeki seyahatini sürdüren Marco Polo’nun İran dolaylarında haşhaş ve gizli bahçelerde tuttuğu bakire kızlar sayesinde genç erkekleri istediği kişiyi cennete gönderip geri getirme kabiliyetine sahip olduğuna ikna eden bir diktatörle karşılaştığından bahsediliyordu. Bu gençleri intihar saldırılarında kullanan diktatör bu şekilde büyük bir güç kazanmış, giderek etki alanını genişletmiştir. Bartol bu konuyla yakından ilgilenerek yaklaşık on yıl boyunca konuyla ilgili ayrıntılı çalışmalar yaptı. Bir yandan da romanının arka planını ve karakterleri şekillendirmeye çalıştı. Bu romanı yazmak artık onun için önüne geçilemez bir tutku olmuştu. Günlüklerinde kadere kitabını tamamlayıp yayıncıya teslim edecek kadar yaşaması için yalvarıyordu. On yıllık araşƨrmanın sonucunda Bartol, Kamnik kasabasında odasına kapanıp romanının ilk eskizlerini kağıda geçirmeye koyuldu. Bartol bu dönemde tarifi imkansız derecede mutluydu. Neticede yazdığı eserin bir şaheser olacağının bilincindeydi. Ancak bu şaheserin yayınlanma tarihi hiç de uygun değildi. Alamut’un yayınlanması önce Alman ve İtalyan işgali altındaki Slovenya’da yasaklandı. Sonra da Tito önderliğindeki komünist Yugoslavya’da kitap yıllarca tehdit olarak görüldü. Zaten eserin gerek konusu gerekse de tarzı o dönem Sloven yazarların tercih eƫtiği biçimden tamamıyla farklıydı. O günlerde Sloven yazarlar daha ziyade dışlanmış küçük ülkelerinin değerini gösterip en azından ülkenin edebi açıdan varlığını devam eƫrmesini sağlayacak daha somut konular üzerine yoğunlaşmışlardı. Alamut’un yazıldığı dil dışında Sloven kültürüyle yakından uzaktan bir ilgisinin olmaması çağdaşı yazarların Bartol’u Sloven geneƟk kodlamasının hatası olarak görmelerine neden oldu. Sloven köylülerin, arazi sahiplerinin, kentlilerin hayatlarını anlatacağı yerde Bartol, İran’ın kuzey doğusunda geçen, Binbir Gece Masalları tarzında kaleme alınmış, Pehlevi dilini konuşan Şii Müslümanlarla Selçuklu Türkleri arasındaki mücadeleleri anlatan renkli tasvirlerle dolu, heyecanlı bir roman yazmıştı. Bartol anılarında yıllar sonra bir gün sokakta karşılaştığı eski bir arkadaşıyla aralarında geçen konuşmayı şöyle anlatır. Arkadaşı, “Çevirini okudum, çok beğendim,” der. “Hangi çeviri?” diye sorar Bartol. “Şu İngiliz ya da Hint bir yazar tarafından yazılan kalın roman,” diye yanıt verir arkadaşı. “Alamut’u mu kast ediyorsun?” diye sorar Bartol. “Onu ben yazdım.” Arkadaşı gülüp inanmadığını gösterir bi de yığınları etkileme biçimi Almanya’da Nazilerin sergilediği propaganda biçimini andırır. Daha felsefi bir arka planı olan İtalyan ve Sovyet Rusya diktatörlüklerine yapılan göndermeler de daha ziyade Hasan’ın iç dünyasını betimlediği yerlerde sezilir. Son zamanlarda yapılan başka bir yorumsa Alamut’un Slovenya’yı tehdit eden Alman ve İtalyan totaliter rejimleri karşısında ülkesinin verdiği bir cevap olarak algılanması biçimindedir. Bu yoruma göre Hasan, Hitler olarak telakki edilebilir. Bu yorumu baz alan edebiyatçılar Bartol’un 1920’lerde Slovenlere karşı yapılan muameleler sonucu içten içe bir İtalyan nefretinin baş gösterdiği Trieste’de büyümüş olmasını ileri sürerler. Hatta Bartol, kendilerine Kaplanlar adını takan ve İtalya – Slovenya sınırındaki İtalyan kurumlarına terörist saldırılar düzenleyen örgüt militanlarından biriyle de oldukça yakın dostur. (İngilizce kısaltması TIGR olan bu grup adını Trieste, Istria, Gorizia ve Rijeka adlı İtalyan etkisine maruz kalan şehirlerin adlarından yapılmış kısaltmadan almıştır.) Arkadaşının 1930 yılında İtalyanlar taraķndan yakalanıp yirmi yıl hapse mahkum edilişinin ardından Bartol, günlüğüne nefret dolu bir ifadeyle, “Zorko senin intikamını alacağım,” yazar. Hasan’ın yorumları, zekası, romanın sonlarında kendi alt benliğini sembolize eden İbni Tahir’e tüm yaşamını Pehlevi dilini konuşan halkın yabancı işgalinden kurtarmaya adadığını açıklaması, Slovenya’yı etkisi alƨna alan yabancı güçlere karşı benzeri bir çabayı gösterme gayretiyle savaşan Zorko’yu akla getirir. Diğer taraftan Alamut’u bu tür bir Sloven milliyetçiliğinin etkisi alƨnda yazılmış olarak kabul etmek belki de çok basit bir yaklaşım olacaktır. Neticede Hasan’ın milliyetçiliğiyle, on sekizinci yüzyılın sonlarında doğup Avrupa’yı kasıp kavuran milliyetçilik pek de mukayese edilemez. Neticede Hasan nihilist öğeler taşıyan ve tüm ideolojileri reddedip, yalnızca kendi gücünü tesis etmesine olanak verecek bir sistem teşkil etmiştir. Benzeri şeyi Sloven ulusu için tasavvur etmek, insan algılarını ve yaşamım bu uğurda feda edecek bir ideolojiyi savunmak ne kadar mantıklı olabilir? Alamut’u ulusal özgürlükle alakalı gizli kapaklı anlamlar içeren bir eser olarak görmek aynı zamanda yazarın siyasetle ilgilenmeme hususunda yaptığı beyanatlarla da çelişecektir. Daha da ötesi bu türden bir yorum eserin değerini azalƨrken, daha ziyade bu tür yorumları yapan kişilerin kendi fikirlerinin baskın şekilde ortaya çıkmasına sebebiyet verecektir. Bu da eserin ideoloji uğruna heba edilmesi manasına gelir. Böylece günümüze geliyoruz. Alamut’u günümüzün koşullarıyla nasıl okuyabiliriz? Günümüzde Amerika, doğudan gelen Hasan Sabbah türü hareketleri en acımasız şekilde müdahale ederek bastırmaya çalışıyor. Bu türden bir okumayla Alamut’un, tabii kehanetlerde bulunduğu sanısına kapılmadan, yirmi birinci yüzyıldaki küçük, ne zaman ne yapacağı belli olmayan, davası uğruna kendini feda etmeye hazır bir güçle, çağın devasa imparatorluğu arasındaki mücadeleyi anlattığı düşüncesi üzerinde duruyormuş gibi de kabul edilebilir. Günümüzün El-Kaide’siyle batı dünyası arasındaki mücadele kısmen de olsa bin yıl öncesinin yıllardan beri aşağılanan bu yüzden de hınçla dolu, etkiye açık halkın dini inançlarının gereği olarak öç alma savaşına girişmesine benzetilebilir. Kendilerini feda edenlere öbür dünyada verilecek ödüllerin gösterilişi ve bu sayede dünyanın öbür ucundaki prenslerin dahi ölüm korkusuyla boğuşacakları düşüncesi de bu itibarla okunduğunda farklı manalar kazanır. Tabii ki ne kadar benzerlik olursa olsun Bartol’un on birinci yüzyıl dünyası yirmi birinci yüz yıla çok da fazla göndermede bulunmaz. Şöyle ki Alamut en ufak bir siyasi çözüm önermediği gibi geleceğe de herhangi bir pencere açmamakta yalnızca tarihi dikkatli ve çeşitli biçimlerde okumanın nelere yol açacağını sergilemektedir. Ancak kabul etmek gerekir ki Amerikalı liderler Alamut gibi kitaplar sayesinde, Irak ve İran’ı ilkel ülkeler olarak algılamaktan kurtulup aslında bin yıllık bir tarihe sahip olduğunu öğrenmiş oluyorlar. Bu da kitabın hedeflenmemiş de olsa sonradan ortaya çıkan faydalarından biri olarak görülmelidir. Bu okuma biçimlerinin hepsi mümkündür elbette. Ama tüm bu yorumlar en önemli gerçeği gözden kaçırmakta. O da Alamut’un aslında bir edebi eser olduğu gerçeği. Bu eserin temel amacı gerçekleri ortaya koyup, çeşitli argümanlar yaratmak değildir aslında. Daha ziyade edebiyatın yapabileceği şeyleri, okuyucuyu etkilemeyi, hayatın çeşitliliğini, karmaşıklığını gözler önüne sermeyi, insanlıkla alakalı daha derin ve evrensel gerçekleri keşfetmeye çalışmayı, kendimizi ve dünya hakkındaki algılarımızın nasıl oluştuğunu betimlemeyi hedeflemektedir. Bartol metne açıkça sezilecek biçimde müdahale etmez. Daha çok kurnazca biçimlendirdiği ipuçlarıyla, tuzaklarla – tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi – hakikati aldatmacadan ayırmayı bize bırakır. At gözlüğü takarak metni okuyan biri Orta Doğunun fanatiklerle, hiçbir şeyi sorgulama yetkisine sahip olmayan insanlarla dolu olduğuna ilişkin peşin hükümlerinin pekiştiğini görecektir. (İyi de sadece altmış yıl kadar önce siyah gömlekleri, deri ceketleriyle Avrupa’nın altını üstüne getiren o çeteye yönelen desteği nasıl yorumlayacaksınız o zaman?) Kötü niyetli bir okuma, metnin terörist faaliyetler için bir nevi af dileme olarak algılanması gerektiğini ileri sürebilirler. Ama bu da son derece riskli bir tutum olacaktır. Dikkatli okurlar Alamut’un aslında tüm bunlardan çok daha farklı yerde bulunduğunu bilir. Her şeyden önce Alamut ideolojilerin bilhassa da dogmatik öğeler taşıyan ideolojilerin eleştirisi olarak algılanmalıdır. İnsan sağduyusuna meydan okuyan, hayatın Tanrının krallığına ulaşma hedefi uğruna feda edilmesini öneren ideolojilerle yargılama özgürlüğü ve karar verme hürriyet sunan görüşlerin çatışması metne yedirilmiştir. Aslında metinde Hasan uzun uzun İslam düşüncesine yönelttiği itirazları sıralayıp, diğer dini alternatifler üzerinde durarak kendi yaşam deneyimlerini anlatırken, tüm bu süreci genç bir insanın hakikat arayışı ve neticesinde de gözündeki perdeden sıyrılarak gerçekleri görmeye başlaması çerçevesinde izah etmektedir. Kişisel sorununu kendisini deneyime, bilime, hakikatin duyularla nasıl algılanacağına yoğunlaşarak çözdüğünü anlaƨr. Lâkin bu poziƟvist yaklaşım bir süre sonra hiper – rasyonalizasyon seviyesine çıkar. Yani insani her türlü duygunun manƨksız ve geçersiz olarak telakki edilmesi artık Hasan’ın inanç yerine ikame eƫtiği yeni dogmasıdır. Bu düşüncesine öylesine bağlanır ki sonunda tüm ahlaki değerleri reddedeceği, dünyaya hükmeden yegane güç olarak kendisini göreceği seviyeye ulaşır. Artık maksimum güce ulaşmak için kendisinden aşağı gördüğü insanlara karşı her türlü davranışı sergilemekte beis görmemektedir. Zaten nihayetinde de bu görüşünü tarikatının en önemli düsturuyla ortaya koyar. “Hiçbir şey gerçek değil, her şey mubah.” Ama Bartol bir taraftan da Hasan’ın karakterinde onun büyük bir ihtimalle asla kabullenmeyeceği ölçüde karmaşa ve zayıflık görmemize de olanak verir. Örneğin zaman zaman aslında hayaƨnın temel amacının en büyük rakibi, Nizamülmülk’ü alt ederek ondan asla unutulmayacak bir intikam alma arzusu olabileceğine dair birtakım ifadeler okuruz. Sonra birdenbire kendisini evrende yalnız ve savunmasız hisseƫtiğini görürüz. Romanın dönüm noktasına doğru yaklaşırken birdenbire ortaya büyük bir çelişki koyan bir iƟraŌa bulunur. Hayatının asıl büyük gayesinin Selçuk işgali altında olmasından dolayı hisseƫtiği nefretin neden olduğu öfkeyle yapmaktadır her şeyi. Lâkin kelimelere dökmese de bu gaye uğruna savaşırken dahi duygu ve beden birlikteliğini reddeder. Oysa derinliklerinde bu tür bir şeyin büyük özlemi içinde olduğunu net biçimde hissederiz. Bu ve benzeri rasyonel olmayan etkiler onun aşırı gerçekçi ideolojisini tehdit edeceğinden bastırılmak zorundadır. Ama bu da bir diğer taraftan Hasan’ın kişiliğine olumsuz etki eder. Neticede duygusal olarak deforme olmuş bir insanın ne derece zeki olursa olsun istediğinden fazla güce sahip olmasının son derece trajik olduğu ortaya çıkar. Romanın ikinci yarısında Hasan çeşitli olayları birbirine bağlarken hep trajedimizin bundan sonraki sahnesine geçiyoruz tarzında ifadelerde bulunur. İlk anda hangi trajediden, kimin trajedisinden bahsedildiği pek açık değildir. Lâkin kitabın son bölümünde geleceğe bakan Hasan bu mekanizmaya en büyük tehdit de yine bizden kaynaklanmaktadır derken aslında inƟhar girişimcilerinin korkutucu eylemlerini kast etmektedir. Hasan’ı her şeye kadir bir kuklacı olarak çizen (ki gerçekten de öyledir) metin hadımların çektiği halatlarla yükselip alçalan asansör vasıtasıyla da aynı kuklacı temasına göndermede bulunuyor gibidir. Zira bir yandan nihai güce sahip olsa da bir taraķyla bu hadımların birdenbire kendi aşağılanmış hallerini idrak ederek halatları kesip kendisini öldürebileceklerinden de endişe etmektedir. Kitabın son cümlelerinde ortaya koyduğu kulesine kapanıp hayatının geri kalanını İsmaili kanunları ve inanç sistemi üzerine çalışarak geçireceği, bir daha da asla dışarı çıkmayacağı düşüncesi de son derece ironik bir son olarak nitelendirilebilir. Hasan’ın bu noktada net biçimde göremediği şey aşırı gerçekçiliğiyle meydana getirdiği mekanizmanın yönelƫiği tehditten kaçabilmek için inzivaya çekilişinin aslında kendisini asıl kurban haline getirdiğidir. Romanın duygu bütünlüğü ne anlatılarak ne de diyaloglar yoluyla verilmiş, tam tersine ana karakterlerin sessiz tavırlarıyla sezdirilmek istenmiştir. Bu bazen duygularının neden olduğu tasvirlerle, istem dışı mimiklerle, bakışmalarla, kaş çatmalarla, vücut diliyle anlaƨlmaya çalışılmışƨr. Kabul etmek gerekir ki böyle bir yöntem gerçeği kelimelerin ifade edebileceğinden daha güçlü biçimde ortaya koymuştur. Bu etkileyici duygu ifadeleri genelde yarıda kesilmiştir. Bunun sebebi kısmen durumun son derece kısa sürede olup bitmesi kısmen de çok daha önemli hususların gündeme oturmasıdır. (Fedailer söz konusu olduğunda ideoloji, kızlar söz konusu olduğunda vazifeler, Hasan söz konusu olduğundaysa manƨk bu önemli hususları ifade eder.) Bu yüzden de tam olarak anlayamadığımız ancak sezer gibi olduğumuz duyguların ifadesi bıçakla kesilmişçesine son bulur. Ama tüm bu engellere rağmen roman hakikatin ifşa edildiği çok sayıda kırılma noktası içermektedir. Felsefeyi bireyselcilik olarak kabul eden filozoflar dünya savaşları arasında bu türden dürüstlük anlarıyla ve insani ilişkilerin neden olduğu savunmasızlığı ilahi gücün tezahürü olarak görmeye eğilimliydi. Dogmatik dinlere ve sosyal bilimlerdeki benzeri yansımalarına (o zamanlar için bu Freud etkisindeki psikoloji ve Marksizm olarak nitelendirilebilir) tepki olarak bireyselciler insan kişiliğine biyolojik, sosyal ve tarihi açılardan yorumlar getirmek dışında konuyu psikoloji, ahlak ve maneviyat penceresinden de inceleme arzusunda oldular. Bartol vatandaşı çok sayıda gençle birlikte Paris’te eğitim gördü. Sonrasında bu bireyselci aydınların da bir hayli etkisinde kaldı. Bunlardan arasında psikolog Anton Trstenjak ve şair Edvard Kocbek de vardı. Her ne kadar Freud ve Nietzsche, Bartol’u erken döneminde en çok etkileyen kişilerse de, Özellikle Hasan’ın kusursuzluğa ulaştırma maksadıyla verdirdiği derslerden de anlaşıldığı üzere Alamut’un temelde tekamüle ermiş bir insan modeli önerdiği anlaşılır. Kısacası Bartol’u mutlaka bir ideolojiye yakın görmek gerekirse bu da bireyselcilik olacaktır. Bu düşünceler ışığında bakılınca eserin yıllar boyu eleştirmenleri şaşırtıp, üzerlerinde tartışmalar çıkmasına neden olan birbiriyle çelişen kısımları anlam kazanmaya başlar. Eğer, “Hiçbir şey gerçek değil, her şey mübah,” biçiminde ifade edilen görüşü İsmaili hareketi için temel kabul edersek ilk başta bu sözlerle alakası yokmuş gibi duran “Omnia in numero et mensura,” şeklindeki ikincil düsturun da aslında önemli mana taşıdığını kabul etmemiz gerekir. Her şey ölçülere dayanır, hepsi bu. Başka bir ifadeyle, kuşkuculuk ve rasyonalizm önemli değerlerdir ama kişinin bu kavramlara bütünüyle teslim olması Hasan’ı ve onun zeki veya akılsız kurbanlarını trajediye sürükleyen temel unsur olarak kabul edilebilir. Bartol kendi görüşlerini ve bilhassa ilgilendiği konulan Hasan ve diğer roman karakterlerine yedirerek ifade etme yolunu seçmiştir. Kendisi felsefe, tarih, matematik ve doğa bilimleri alanlarına meraklı, öğrenmeye hevesli bir öğrenciydi. Tıpkı kendisinden dört yaş daha büyük olan adaşı, Lolita’nın yazarı Vladimir Nabokov gibi o da amatör bir böcek ve kelebek araşƨrmacısıydı. Dağcılarıyla ünlü bir ülke vatandaşı olarak Bartol da aslında edebi açıdan en yüksek zirveye ƨrmanmış sayılabilir. Kendisinden üç yaş büyük ünlü bir Fransız yazar gibi pilotluğa hevesliydi. Ve aslında bu konuda bir hayli de yetenekliydi. Ama tüm bu hobiler yazarlık kariyerine geçişine sıçrama tahtası olarak hizmet eden faaliyetler olarak görülmelidir. Bir insan ya merak dolu, Öğrendiklerini tecrübe etmeye takıntı derecesinde tutkuludur ya da yalnızca yaşam sevgisiyle doludur. Özel yaşamında Bartol daha ziyade ikinci gruba uygun bir bireymiş imajı çizse de romanında ilk gruba ait bir bireyin abartılı kompozisyonunu resmetmeyi tercih eder. Alamut’un 1957 baskısı üzerine kendisinden bir yorum istenince yaşlı Bartol meraklı okurlarına şöyle hitap etmiştir: Alamut okuru bir tek hususu kesinlikle fark edecektir. Hasan’ın kullandığı yöntemler ne derece korkunç, insanlık dışı, alçakça olsa da, onun bu türden davranışlarına maruz kalan kişiler temel insani değerlerini zerre kadar yitirmezler. Fedailerin dayanışması asla bitmez. Aralarında tıpkı bahçelerdeki kızlar arasında olduğu gibi sağlam bir dostluk bağı oluşur. İbni Tahir ve arkadaşları gerçeği öğrenme isteğiyle yanıp tutuşmaktadırlar. Ama İbni Tahir sonunda en çok inanıp güvendiği adam taraķndan kandırıldığını öğrendiğinde dahi Meryem’in kendisine olan aşkının bir aldatmaca olduğunu fark eƫtiği andaki kadar üzülmez. Ve nihayetinde tüm gaddarlığına karşın Hasan evrende tek başına olduğu düşüncesini yüreğinde hissetmenin neden olduğu mutsuzlukla kıvranmaktadır. Eğer biri yazarın Alamut’a yedirdiği manayı, arka planında yatan duyguyu anlamak isterse ona şöyle demek isterim. “Dostum! Kardeşim! İnsanı dostluğun gücü kadar kahramanlaştıran başka bir şey var mıdır? Yüreğimize aşktan, sevgiden daha fazla işleyen bir şey bulabilir misin? Ve hakikat kadar övgüye layık başka lir kavram var mıdır?”

Michael Biggins Ağustos 2004

Araç çubuğuna atla